9 Kas 2011

Filmin güzelliği – Beauty of Film

Uzun süredir yazamadım.  Hiç boş durmadım.  Bu yaz düğünlerle ve bazı kişisel şeylerle çok dolu ve çok yoğun geçti.  Çok güzel insanlarla tanıştım, çok güzel işler yaptım.  Onları da gelen günlerde burada paylaşmak niyetiyle.

Direk konuya gireyim.  Ağustos ayında uzun yıllar takip ettiğim sevgili Jonathan Canlas’ın Avrupa sınırları içine gireceğini duyunca hiç düşünmeden workshopu’na yazıldım.  Bunu bir aile gezisine çevirdik, 2 günlük Londra eğitiminin başına 3 günlük bir de Paris ekledik ve soluğu Avrupa’da aldık.

Uzun süredir yurtdışına çıkmamış olmamdan dolayı çok keyifle geçirdim bu günleri.  Jonathan’ın eğitimi için 8 Ağustos sabahı eğitim mekanına giderken ise ayaklarım yürümüyor, uçuyordu adeta.

Sadece Internet aracılığıyla tanıdığınız insanlarla tanışmak çok garip oluyor.  Sanki yıllardır biliyorsunuz ama birşeyler eksik kalmış diyorsunuz.  Jonathan, 6 çocuk babası, ailesine inanılmaz düşkün, inanılmaz bir göz, paylaşımcı bir ruh.  Gizlisi saklısı yok. Bu işin tüm inceliklerini ayaklarınızın altına seriyor.  Israrla söylediği tek şey var.  ’Kendi sesinizi bulun.’

Bu lafı daha önceki eğitimlerimde de duymuştum :)  Bunun fotoğrafta çok önemli olduğunu düşünüyorum.

*Aşağıda paylaştığım tüm fotoğrafların hakkı aslitur photography’e aittir.  İzinsiz kullanılamaz.  Tüm fotoğraflar Nikon f100 analog makine, 50mm 1.8 lens ile Kodak Porta 400, Porta 800 ve BW400CN film kullanılarak çekilmiştir.

—-

Will get right to the point.  I haven’t written in a while, but kept a real busy schedule this summer.  Of the many ups and downs, and of all the great people I’ve met, meeting Jonathan Canlas was the biggest hit of all.  The fact that he was hosting a London workshop (close enough) had me booking immediately.  We turned it into a much needed vacation, added in front a Paris trip, and the flight date couldn’t come soon enough!

Everything about the trip was delightful, but meeting Jon was something else.  It is always a bit awkward meeting someone you’ve only known online, but Jon proved everything I thought he would be.  He is the father of 6 children, his family is everything to him.  He has the keenest eye (though he’s color blind), the biggest heart and shares EVERYTHING.  The rest is up to you to take and run with.

Throughout the workshop, one thing stuck with me.  ’Find your vision, find your voice’.  Still looking for mine, but I love where I have come.

With many thanks and gratitude.

* All images are copyrighted by aslitur photography.  They cannot be used without permission.

All images taken with a Nikon f100, a 50mm 1.8 lens, using Kodak Porta 400, Porta 800 and BW400CN film.

Jonathan ve ben (Jon & me) :

9 Haz 2011

Doğal Doğumda Fotoğraf

“Doğal doğum” terimi bir zamandır dillerde.  Tam olarak anlamının geniş kitleler tarafından anlaşıldığından emin değilim.  Vaginal yolla yapılan doğumların çoğu günümüzde doğal doğum olarak algılanıyor.  Sezaryen ile gerçekleşmeyen her doğum bu kutucuğa bir şekilde sığdırılabiliyor. Benim için doğal doğum, kabaca, şu müdahalelerin hiçbirinin yapılmadığı bir doğum sürecidir:

  • suni sancı
  • sürekli takılı kalan NST aleti
  • ağrı kesiciler
  • rutin serum takılması
  • lavman
  • doğum sırasında yapılan tüm yönlendirmeler (annenin üzerine binme, suların doktor tarafından patlatılması, bebeğe elle müdahale, rutin epizyotomi, vakum vs vs)

Bunlar kabaca aklıma gelen fiziksel müdaheleler.  İşin bir de psikolojik baskı tarafı var.  ”Bebeğin kalp atışı yavaşladı,” “bebek kanala takılır,” “doğru nefes almıyorsun,” “bağırma, nefesini kaçırma,” “bebek strese girecek,” “epidurali ne zaman takacağız?” vs gibi…

Müdahalelerin, hastanelerin, konusunda uzman doktorların yeri apayrı.  Mutlak ki bu saydıklarımın hepsine ihtiyaç duyulan doğumlar var, ve olmaya devam edecek… Ancak görülen şu ki bunlar çoğu hastanede rutin olarak yapılıyor.  Fotoğrafçı gözünden de aynı müdaheleler o kadar kanıksanabiliyor ki, “epidurale 2 cm kaldı, 7 cm civarı hastanedeyim,” günlük konuşmalarımızın bir parçası oluyor.  Klasik pozlar arasında doğum masası, neşter tepsisi, damar yolu açılmış el/kol görseli ve NST takılmış göbekler var.

Benim gözüm olayları yaşandığı gibi belgelemekten yana olduğu için bunları benim karelerimde de sık sık görebilirsiniz.  O kadar ki gerçekten doğal bir doğum süreciyle karşılaştığımda, bambaşka bir iş yapıyormuşum gibi tüm teknik, bakış açısı vs değişiyor. Sanki başka bir çekimin içinde buluyorum kendimi.  İşte bu yazıyı da esasında tam bu yüzden yazmak istedim.

Tamamen doğal doğum süreci oldukça mahrem bir geçiş.  Esasında fotoğraflanmak, izleniyor olmak bu süreçle pek de uyuşmuyor kanısındayım.  Bu yüzden girdiğim doğal doğumlarda ekstra parmak uçlarımda oluyorum.  Odada her daim duramıyorum, genelde gece olan bu çekimlerde odada ışık loşla yok arası bir yerde oluyor, ufak ışık sızıntıları oldukça deklanşöre basıyorum.  Normalde 5 kare çekebileceğim yerde, kendimi iyice ayarlayıp, yalnızca 1 kare alabiliyorum.  Daha dar bir alanda gidip gelmek benim için de kendimi geliştirici, tekniğimi zorlayıcı ve kimi zaman da o çok sevdiğim net beyaz fotolardan uzaklaştırıp, grenli, bazen flu ama duygu yüklü karelere iten bir ortama sokuyor ki, ne yalan söyleyeyim, ben bunu çok seviyorum.

Ben bu işe bunun için başladım.  Gönlüm hep kendi doğumumda da çok isteyip %100 sahip olamadığım bu süreci arıyor başkalarının anlarında.  Deklanşörüm, aracım.  Flaşım, çantada.  Ben gizli bir köşede, zaman zaman ışık sızan o banyo kapısının berisinde, veya sabahın ilk ışıklarıyla canlanan pencerenin kıyısındayım.

Çok şanslıyım ki bana bu tarz doğumları belgeleme şansı veren, birçok kadına bu tecrübeyi yaşama yolunda eğitim veren iki arkadaşım var.  Do-um’un kadınları Başak ve Nur, sizlere teşekkür ederim.

Ve evet, sıra görsellerde:

22 Oca 2011

uzun zamandır bekleyen bir doğum hikayesi

Yaz sonuydu galiba.  Evet, Bodrum’da çekimdeydim.  Çok sevgili eski arkadaşımın düğününü yeni çekmiştim, bir o kadar sevdiğim kardeşiyle doğum fotoğrafları için sohbet etmiştik.  Tanıdık birisi çeksin istiyordu, tarihi tam bilmemiyorduk, normal doğum bekliyorlardı.

Tam da doğum zamanı geldiğinde – dedim ya – Bodrum’daydım.  Bebiş erken gelmek istemişti.  Neyse ki çok sevgili Ayça imdadıma yetişti.  Tesadüf bu ki zaten doğum öncesi Ayşegül’le biryerlerde karşılaşıp tanışmışlardı.  Sonuçta doğuma giren fotoğrafçısı en azından ‘tanıdık’ olmuştu Ayşegül’ün.

Ayça’nın objektifine, gözüne, Ayşegül’ün enerjisine sağlık.

Fotoğraflar: Aslı Tür adına Ayça Oğuş

Düzenleme ve Edit: Aslı Tür

14 Eki 2010

müthiş bir aile ile yeniden.

Yazın ailenin başka bir gününü fotoğraflamıştım.  Bir doğum.  Ne neşeli, ne eğlenceli olduklarını yazmıştım.

Bu sefer bir düğün çekme şansım oldu.  Gelinin güzelliği, saflığı, güleryüzü ve Esma Sultan’ın romantikliği bunu çektiğim en güzel düğünlerden biri kılmaya yetti.  Buyrun siz bakın:

14 Eki 2010

“destination wedding”, 3 gün 3 gece düğün ve yakın arkadaşlar.

Yaz başında nişanlarını çektiğim sevgili Ece ve Barış’ın düğünündeydim Eylül ayında.  Bodrum’da.

hem tatil hem eğlence hem iş derken dolu dolu 3 gün geçirdik.  Yoğun ve yorucuydu ama bir o kadar da eğlenceli.  Çektiğim en büyük kapsamlı düğündü – evet artık bir asistana ihtiyacım var – ama gene çok keyifli anlar yaşadım.

Ömür boyu mutluluklar size!

Önceki akşam:

düğün günü:



29 Eyl 2010

veee. evet ilk sergim. hem de çok anlamlı

Bu konuda itiraf etmek istediğimden de heyecanlıyım.  Ufak çaplı ve karma bir sergi de olsa – çok özel meslektaşlarım Ayça Oğuş ve Özlem Turan ile beraber olması ve Emzirme haftası bünyesinde olması benim için bu organizasyonu çok özel kılıyor.

Bu organizasyona ve emzirme haftası (1-7 Ekim) bünyesinde birçok değişik aktiviteye de sponsor ve önayak olan Lansinoh‘a da ayrıca teşekkürler.

İlgilenen herkesi bekliyoruz.

Program akışı için davetiyeye göz atınız.

29 Eyl 2010

çook eski bir arkadaşım ve duygusal bir gün.

En sevdiğim çekimler tanıdıklarımı çekince oluyor ne yalan söyleyeyim.  Hele bir de uzzun zamandır görüşmediğim, neredeyse beraber büyüdüğüm birisi ise tadı bir başka oluyor.

Seda çok sevdiğim bir arkadaşım.  Hayat her zaman bizi bir arada tutmamış olsa da uzaktan severiz birbirimizi… İşte bu yüzden onun düğününde orada olmak, onun ve ailesinin sıcaklığını tatmak harikaydı.. Sanırım fotoğraflara da yansımış bu enerji yatsıyamayacağım…

29 Eyl 2010

bir arkadaşlık ve renk cümbüşü.

Bir fotoğrafçının en çok sevdiği şeylerden biridir renk.  Çocukken herşeyin bir rengi olduğunu düşünürdüm.  Sabah benim için mavi, öğlen yeşildi.  Mutluluk mor, üzüntü koyu yeşil kokardı.

O gün bugündür severim renkleri.  Bu da çektiğim en renkli düğünlerden biriydi.  Bir de arkadaşlarının çifti sarıp sarmaladığı, çok içten hazırlıklardan biri oldu.

Burcu ile Cenk – bir ömür mutluluklar dilerim.  Kızlara selamlar…

29 Eyl 2010

biriken işler… yetmeyen zaman.

Kişisel işler – yoğun çekimler derken biriken birsürü çekim bloglanmayı bekler bir hale gelmiş.  Sonunda özüme ve evime dönünce buna vakit bulabiliyorum.  Zaman ne boş ama ne düzenlemesi zor birşey.

Öncelikle yazmak istediğim birçok düğün var.  Bu yaz tam anlamıyla düğün delisi oldum diyebiliriz.  Ordan oraya yaz ne zaman geldi nasıl bitti kim biliyor?? Hoşgeldin Eylül, kendimize dönüş dinlenme filan derken hey Eylül nereye böyle?

Öncelikle size Gülsevin ve Cengiz’den bahsetmek istiyorum.  Bu yaz başı benimle çalışmak için ilk plan yapan çiftlerden biriydirler.  Önceden planlı olmaları hoşuma gitti.  Ağustos ayı gelip çattığında Les Ottoman’da gerçekleşecek düğünleri için hazırdım.  Sanırım yazın en sıcak günlerinden biriydi.  Klimadan Allah razı olsun.

Öncelikle Gülsevin ve Cengiz hiç fotojenik olmadıklarını düşünüyorlar.  Bir de siz bakar mısınız?  Bu harika çiftin enerjisi, toylukları, keyifleri her karede.  Ömür boyu mutluluklar size.

Diğer düğünler ile bilahare devam edeceğim…

22 Tem 2010

dört koldan tanıdık olunca…

tam tatile çıkmadan bir gece önce bir isim düştü mailboxuma.  çok tanıdık gelen bir isim.

tatilde olduğum tarihte sezaryen doğumu olduğunu, doğum fotoğraflarını çekip çekemeyeceğimi soruyordu.

önce, kız kardeşimin çok eski sınıf arkadaşı çıktı.  sonra benim çok sevgili bir arkadaşımın yakını.  sonra, zaten üniversiteden tanıştığımızı farkettim.  bir de işim vasıtasıyla da dünyalar tatlısı annesini de tanıdığım ortaya çıkınca tamam dedim, dünya çok küçük.

8 Temmuz olarak alınan bilet 7′si sabahı sezaryene yetişebilmek için 6′sına değiştirildi.

zaten hüüüp diye geçen tatil hüpp dedi bitti.

akşam geç saatlerde vardığım evimden sabah saat 5.30 sularında ayrıldım…

tüm aile oradaydı… Neşe içinde beklediler.  Daha da neşe içinde doğdu Kerim Alp.  Annesi ve ailesi hep gülümsedi.

bir ömür boyu daim olsun bu mutluluğunuz… Sevgiyle kalınız güzel aile.

buyrun, seyrinize: