“Doğal doğum” terimi bir zamandır dillerde. Tam olarak anlamının geniş kitleler tarafından anlaşıldığından emin değilim. Vaginal yolla yapılan doğumların çoğu günümüzde doğal doğum olarak algılanıyor. Sezaryen ile gerçekleşmeyen her doğum bu kutucuğa bir şekilde sığdırılabiliyor. Benim için doğal doğum, kabaca, şu müdahalelerin hiçbirinin yapılmadığı bir doğum sürecidir:
- suni sancı
- sürekli takılı kalan NST aleti
- ağrı kesiciler
- rutin serum takılması
- lavman
- doğum sırasında yapılan tüm yönlendirmeler (annenin üzerine binme, suların doktor tarafından patlatılması, bebeğe elle müdahale, rutin epizyotomi, vakum vs vs)
Bunlar kabaca aklıma gelen fiziksel müdaheleler. İşin bir de psikolojik baskı tarafı var. ”Bebeğin kalp atışı yavaşladı,” “bebek kanala takılır,” “doğru nefes almıyorsun,” “bağırma, nefesini kaçırma,” “bebek strese girecek,” “epidurali ne zaman takacağız?” vs gibi…
Müdahalelerin, hastanelerin, konusunda uzman doktorların yeri apayrı. Mutlak ki bu saydıklarımın hepsine ihtiyaç duyulan doğumlar var, ve olmaya devam edecek… Ancak görülen şu ki bunlar çoğu hastanede rutin olarak yapılıyor. Fotoğrafçı gözünden de aynı müdaheleler o kadar kanıksanabiliyor ki, “epidurale 2 cm kaldı, 7 cm civarı hastanedeyim,” günlük konuşmalarımızın bir parçası oluyor. Klasik pozlar arasında doğum masası, neşter tepsisi, damar yolu açılmış el/kol görseli ve NST takılmış göbekler var.
Benim gözüm olayları yaşandığı gibi belgelemekten yana olduğu için bunları benim karelerimde de sık sık görebilirsiniz. O kadar ki gerçekten doğal bir doğum süreciyle karşılaştığımda, bambaşka bir iş yapıyormuşum gibi tüm teknik, bakış açısı vs değişiyor. Sanki başka bir çekimin içinde buluyorum kendimi. İşte bu yazıyı da esasında tam bu yüzden yazmak istedim.
Tamamen doğal doğum süreci oldukça mahrem bir geçiş. Esasında fotoğraflanmak, izleniyor olmak bu süreçle pek de uyuşmuyor kanısındayım. Bu yüzden girdiğim doğal doğumlarda ekstra parmak uçlarımda oluyorum. Odada her daim duramıyorum, genelde gece olan bu çekimlerde odada ışık loşla yok arası bir yerde oluyor, ufak ışık sızıntıları oldukça deklanşöre basıyorum. Normalde 5 kare çekebileceğim yerde, kendimi iyice ayarlayıp, yalnızca 1 kare alabiliyorum. Daha dar bir alanda gidip gelmek benim için de kendimi geliştirici, tekniğimi zorlayıcı ve kimi zaman da o çok sevdiğim net beyaz fotolardan uzaklaştırıp, grenli, bazen flu ama duygu yüklü karelere iten bir ortama sokuyor ki, ne yalan söyleyeyim, ben bunu çok seviyorum.
Ben bu işe bunun için başladım. Gönlüm hep kendi doğumumda da çok isteyip %100 sahip olamadığım bu süreci arıyor başkalarının anlarında. Deklanşörüm, aracım. Flaşım, çantada. Ben gizli bir köşede, zaman zaman ışık sızan o banyo kapısının berisinde, veya sabahın ilk ışıklarıyla canlanan pencerenin kıyısındayım.
Çok şanslıyım ki bana bu tarz doğumları belgeleme şansı veren, birçok kadına bu tecrübeyi yaşama yolunda eğitim veren iki arkadaşım var. Do-um’un kadınları Başak ve Nur, sizlere teşekkür ederim.
Ve evet, sıra görsellerde:









































































